Dijital çağda kaybolan dikkat
Giriş
Metro vagonu hareket halinde. Pencereden geçen karanlık bir tünel. Bir adam oturuyor. Sağ elinde bir kitap açık, sol eli cebinde. Kitabın aynı sayfasında üç dakika geçmiş. Sol el yavaşça cebinden çıkıyor. Telefonu kavrıyor. Ekran aydınlanıyor. Parmak kayıyor. Kilit ekranını geçiyor. Henüz bir bildirim yok. Yine de parmak kaymaya devam ediyor. Instagram ikonuna dokunuyor. Ekran yenileniyor. Hiçbir şey yok. Adam başını kaldırıyor. Bir an için ne yaptığını anlıyor. Sonra tekrar aşağı bakıyor. Kitap hâlâ aynı sayfada duruyor. Bu bir hikâye değil. Bu, dikkat dağınıklığının sessiz çöküşünü gösteren bir tanı. Kişisel bir başarısızlık değil, bir tasarımın sonucu.
Her gün ortalama 2.617 kez telefonumuza dokunuyoruz. Bu sayı, Dscout’un 2017’deki bir araştırmasından geliyor. Bir gün 24 saat, 1.440 dakika. Bu dokunuşlar her dakikada neredeyse ikiye denk geliyor. Bir nefes alıp verme ritminden daha sık. Bu bir alışkanlık değil; bu, bir fizyoloji. Davranışın biyomekaniği. Parmak kas hafızası zihnin önüne geçti. İrade bir mit haline geldi. Dikkat, kişisel bir kaynak olmaktan çıktı. Dışarıdan yönetilen bir girdiye dönüştü.
Karşı tez basit ama acımasızdır: Telefon bir araçtır. Onu kullanan sensin. Kontrol edemiyorsan, bu senin zayıflığındır. Neoliberal ahlakın özü burada yatar. Her şey bireye indirgenir. Sistem görünmez olur. Dikkatini dağıtan senin kendi seçimindir. Bu argüman yüzeyde mantıklıdır. Tıpkı bir balıkçının, oltasına takılan balığa “Sen geldin” demesi gibi. Balık özgür iradesiyle mi geldi? Yoksa yemin tasarımına, oltanın konumuna mı tepki verdi? Soruyu bu şekilde sorduğumuzda, zayıflık argümanı çöker. Çünkü seçim dediğimiz şey, önceden düzenlenmiş bir menü içinde yapılan bir seçimdir. Menüyü kim yazdı?
Bu nedenle, günlük dikkat dağınıklığımız kişisel bir zayıflıktan değil, dijital ortamların kasıtlı tasarımından kaynaklanır. Bu iddiayı doğrulamak için laboratuvara girmeye gerek yok. Metro vagonuna bakmak yeterli. Başka bir deyişle, onca insan. Hepsi aynı pozisyonda. Başları hafif öne eğik. Ellerinde parlayan dikdörtgenler. Bu bir tesadüf değil. Bu bir senkronizasyondur. Aynı tasarım ilkelerine verilen toplu bir tepkidir. Byung-Chul Han’ın “psikopolitika” dediği şey tam da budur. Disiplin toplumu dışarıdan baskı kurar. Başkaları seni izler. Performans toplumu ise içeriden baskı kurar. Sen kendini izlersin. Sürekli üretme, katılma, tüketme dürtüsü. Telefondaki her “kaydır” hareketi, bu içsel gözetimin küçük bir onayıdır. Özgür olduğunu sanırsın. Oysa, kendi köleliğini gönüllü olarak yeniden üretirsin.
Dijital çağın temel çelişkisi burada gizlidir. Özgür seçim yaptığımızı sandığımız anlarda, aslında davranışsal psikolojiyle optimize edilmiş sistemlere tepki veriyoruz. Bu bir sentez değil. Bir yanılsamanın ifşasıdır. Sosyal medya platformları “bağlantı kurma” vaat eder. Ama tasarımı “bağlantıyı koparma” üzerine kuruludur. Sürekli bir şeyler kaçırma korkusu. Sonsuz kaydırma mekaniği. Bildirimlerin acil dili. Bunların hepsi, dikkatin sürekli bölünmesi için tasarlanmıştır. Frankfurt Okulu’nun “kültür endüstrisi” eleştirisi, bugün “dikkat endüstrisi”ne dönüştü. Meta, artık ürettiğin içerik değil. Meta, senin uyanık olduğun her anın ta kendisidir.
Yarın sabah metroya bindiğinde telefonunu eline aldığın o ilk anda. Tam parmağın ekrana dokunmak üzereyken. Bir an dur. O hareketi başlatan şey nedir? İçinden gelen bir dürtü mü? Yoksa dışarıdan programlanmış bir refleks mi? Bu soruyu sormak, sistemi görmenin ilk adımıdır. İradeyi yeniden kazanmak değil. İradenin nerede bittiğinin ve tasarımın nerede başladığının sınırını çizmektir. Bu makale, o sınırın haritasını çıkarmaya çalışır. Kişisel bir zaafiyetin anatomisini değil. Bizi kuşatan…